TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASINDA YARGILAMA GİDERLERİ

TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASINDA YARGILAMA GİDERLERİ

YARGITAY
1. Hukuk Dairesi 2009/13583 E.N , 2010/842 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, Hazine çekişmeli 17 ve 18 parsel sayılı taşınmazın kadastro sırasında davalılar adına tespit ve tescil edildiğini, oysa taşınmazların A…. S…. K…. sınırları içerisinde kalmakta olup, K…. ve T….. V….. K….. Y….. Kurulunca korunması gerekli Kültür Varlığı olduğuna dair karar alındığını ileri sürerek, tapu iptali ve tescil isteğinde bulunmuştur.

Davalı taraf, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, hak düşürücü süre nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi A.S…. Ç……’nun raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.

-KARAR-

Dava, Hazine tarafından açılan ve çekişmeli taşınmazların A…. S…. K…. sınırları içerisinde kalan kültür varlığı oldukları iddiasına dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, 5841 Sayılı Yasa hükümleri uyarınca, “tarafların sıfatına ve taşınmazın niteliğine bakılmaksızın, 3402 Sayılı Yasanın hak düşürücü süreye ilişkin 12.maddesi gözetilerek davanın reddine karar verilmiş olmasında isabetsizlik yoktur. Davacı Hazine’nin işin esasına yönelik temyiz itirazları yerinde değildir, reddine.

Ancak, bir ülkenin coğrafi zenginliklerinin, tarihi ve kültürel değerlerinin başında kültür ve tabiat varlıkları gelir.Bunların korunması ve sonraki nesillere aktarılması için devletlere, özel ve tüzel kişilere büyük görevler düşmektedir.Bu amaçla tüm çağdaş hukuk sistemlerinde olduğu gibi hukukumuzda da bu konu üzerinde gittikçe artan bir hassasiyetle durulmuş,bir- birlerini izleyen çeşitli yasalar ve tüzükler çıkarılmıştır Bunlardan ilki 10.4.1322 (29 sefer 1324) tarihinde kabul edilen Asarı Atika Nizamnamesi’dir.Söz konusu Nizamnamenin 4.maddesinde her türlü abideler,menkul ve gayrimenkul Asarı Atika, hükümet malı sayılmış, gayrimenkul niteliğindeki Asarı Atikaların kullanılmaları kesin olarak yasaklanmıştır.Ancak sit alanları hakkında herhangi bir hüküm getirilmemiştir. Adı geçen nizamnameyi yürürlükten kaldıran 25.4.1973 tarih ve 1710 Sayılı Eski Eserler Kanununun 1.maddesi ise “sit” leri taşınmaz eski eserler arasında saymış,3.maddesinde bütün taşınır ve taşınmaz eski eserlerin Devletin malı olduğunu bildirmiştir.Aynı yasanın 10.maddesi ile de “korunmaları lüzumu tesbit ve ilan olunan her çeşit eski eser tarihi ve tabii anıtlar ile bunlara ait korunma sınırları dahilindeki emlak ve araziye yeniden imar ihya hakkı tanınmaz ve tapu verilmez” kuralı kabul edilmiş, bu kurala paralel bir hüküm içeren 15.maddede ise önceki zilyetlik hakları korunmuştur.

Hemen belirtmek gerekir ki; gerek Asarı Atika Nizamnamesinde gerekse Eski Eserler Kanununda kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanları ile sit alanlarının kesin bir ayrımı yapılmamış statüleri belirlenmemiştir. 21.7.1983 tarih ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ise bu yönde çıkarılan tüm kanunları yürürlükten kaldırmış 3.maddesiyle yeni kavramlar ortaya koymuş, sit alanları ile kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanlarını tarif ederek kesin ayrımlarını yapmıştır. 5.maddesinde taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarını Devlet malı saymış, ll. maddesinde bu varlıklar ile koruma alanlarının zilyetlik yoluyla iktisap edilemiyeceklerini hükme bağlamıştır. Değinilen Nizamname ve yasa hükümleri bir arada ve topluca değerlendirildiğinde Asarı Atika Nizamnamesinde ve 1710 sayılı Eski Eserler Kanununda zilyetlikle mülk edinilmesi yasaklanan yerlerin, 2863 sayılı yasada tanımı yapılan kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanlarına tekabül ettiğinin, öngörülen kurallarda bir paralellik bulunduğunun kabulü gerekir.

Bilindiği üzere Anadolu tarih boyuncu çok çeşitli medeniyetlere sahne olmuş, doğal, arkeolojik, jeolojik güzellikler ve zenginliklerle doludur.Bu nedenle “sit” alanları geniş sahaları kapsamakta, bazı bölgelerde oldukça uzun zaman önce kurulan yerleşim yerlerini hatta kentleri içerisine almaktadır.Kültür ve tabiat varlıkları ve bunların koruma alanları ise genellikle daha küçük alanlarda kalmaktadır. Bu itibarla Sit alanlarında zilyetlikle mülk edinme yolunun kapanması, toplumun ihtiyaçlarına, yurdun gerçeklerine tamamen ters düşmektedir. O halde bir yandan geçmişten günümüze intikal eden bizlerin de gelecek nesillere aynen devretmesi gereken ve yerine yenisinin konması imkansız olan bu doğal ve tarihi servetin, diğer yandan da bunlara zarar vermeyecek zilyetliğin korunması zorunluluğu vardır. Nitekim bu hususları göz önünde bulunduran yasa koyucu koruma alanlarının aksine sit alanlarında zilyetlikle mülk edinmeyi yasaklamamıştır. Yargıtay İçtihatları, özellikle Hukuk Genel Kurulunun 30.6.1993 tarih 1993/l6-139 esas 1993/487, yine 1995/7-211 E-318 sayılı kararlarında da sit alanlarında kalan bir taşınmazın kazandırıcı zaman aşımı yoluyla veya diğer bir mülkiyet belgesi ile mülk edinilebileceği kural olarak benimsenmiş, ancak zilyetliğin sit alanının bütünlüğüne ve bünyesine zarar vermemesi gerektiğine işaret olunmuş iken bütün bu düzenlemelere karşın 14.7.2004 tarihinde kabul edilip 27.7.2004 tarih ve 25535 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5226 Sayılı Yasanın 5.maddesi ile 2863 Sayılı Yasanın 11.maddesine “sit alanları” tabirleri ilave edilmek suretiyle her nevi sit alanlarının zilyetlik yoluyla iktisap edilemeyeceği düzenlemesine yer verilmiş, oysa; bu defa 30.5.2007 tarih ve 26537 Sayılı Resmi Gazete ile yayımlanan ve aynı tarihte yürürlüğe giren 5663 Sayılı Yasa ile 2863 Sayılı Yasanın 11.maddesinde değişiklik yapan 1.maddesinin 2.fıkrasıyla; ” Ancak, kültür ve tabiat varlıklarını koruma bölge kurullarınca birinci grup olarak tescil ve ilan edilen kültür varlıklarının bulunduğu taşınmazlar ile birinci ve ikinci derece arkeolojik sit alanlarındaki taşınmazlar zilyetlik yoluyla iktisap edilemez.” hükmü getirilmiş ve aynı yasaya eklenen Geçici 7.maddeyle de; Kadastrosu devam eden taşınmazların sınırlandırma ve tespiti işleri ile devam eden davalarda da bu Kanunun 11 inci maddesinin birinci fıkrası hükmü uygulanır. Sınırlandırma ve tespitleri henüz askı ilanına alınmamış taşınmazların kadastro tutanakları kadastro komisyonuna intikal ettirilmek suretiyle bu Kanunun 11 inci maddesinin birinci fıkrasına uygun hale getirilir. 27.7.2004 tarihinden itibaren yapılan kadastro çalışmaları sonucu zilyetlik şartları oluştuğu halde sit alanlarında kalması nedeniyle Hazine adına tespit ve tescili yapılmış taşınmazlardan 1 ve 2 nci derece arkeolojik sit alanları dışında kalan sit alanlarındaki taşınmazların kadastro tutanaklarında zilyet veya hak sahibi olarak belirtilen kişilerin veya mirasçılarının, Kanunun yayımı tarihinden itibaren 1 yıl içerisinde mahalli Maliye kuruluşlarına müracaatları halinde Maliye kuruluşunun talebi ile harcı tabi olmadan re’sen ilgilisi adına tescilleri yapılır.” hükmü yürürlüğe konulmuştur.

Somut olaya gelince; çekişmeli her iki taşınmazın kadastro tutanaklarının şerhler sütununda “I.derecede sit alanı içerisindedir” yazılıdır.

O halde, böylesi bir taşınmazın kazandırıcı zaman aşımı yoluyla iktisabının mümkün olup olmadığının tespiti yargılama giderleri ve bu giderlerden sayılan avukatlık ücretinden hangi tarafın sorumlu tutulması gerektiği yönünden önem ifade eder. Zira, her dava açıldığı tarihteki koşullara tabidir. Dava tarihi itibari ile davasında haklı olanın sonradan yürürlüğe konulan yasa hükmü gereğince haksız duruma düşmesi halinde yargılama giderlerinden sorumlu tutulamayacağı tartışmasızdır.

Öyleyse, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde somut olay değerlendirilerek mahkemece yargılama giderleri konusunda bir hüküm kurulması gerekirken, anılan husus gözardı edilerek giderlerden Hazine’nin sorumlu tutulması doğru değildir.

Davacının, temyiz itirazı yerinde değildir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedene hasren HUMK.’nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 01.2.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Call Now Button
error: Content is protected !!
WhatsApp chat